05 Temmuz 2009 Pazar

belki de şeydir

"iki hafta içinde sekiz eve hırsız girdi. sırf bizim sokak ve yan sokakta. pasaportumu da almışlar, yeni farkettim. içinde boş sayfa kalmamıştı ki. sanırım iklimine değil vitrinine kandılar. her kafadan birkaç sesin çıkabilitesini de, bu vesileyle aramızda görmekten sıkıntı duyuyorum. bilgisayarı sağlam bi yere koyma lüzumu deniyor. dolaba sakla, kanepenin altına koy, kirazlı örtüyle üstünü ört, eve bi kasa al, eve bi kasa kiraz al, kilere gizle, terasa kitle. mersi teşekkürler. en akıllıca çözüme de on puan belki verirdim. ama annem bi şey söyleyince tüm diğer önerileri gözüm görmez oluyor. annem diyor ki filanca yere koy, üstüne de şunu kapat, böyle tamamen ona katılıyorum. üstelik sanki o yere koymayınca bi şey olabilir gibi, her kötü şey olabilir gibi, ama koyunca olmaz sanıyorum. annemin çözümü en mantıklı geldiğinden değil ama ne bileyim en mantıklı geliyor, en mantıksız fakat en akıllıca, en akıldışı lakin en içimden gelen geliyor. onun dediği şekilde yaparsam her şey yoluna girecek sanıyorum. böyle bi şey."

yukarıdaki okuma parçasına göre, yazarın esas derdi nedir?

- eve tekrar hırsız girmesi endişesi
- bilgisayarın çalınması ihtimali
- bu bilgisayarda ne var ki bu kadar değerli
- bizim sokak ve yan sokak
- içinde yaşadığımız sosyetik mahalle
- sekiz hırsızın kafasını nasıl kıracağımız
- devletin polisi, bekçisi, suyu, güneşi
- sokratesin mağara alegorisi
- türkan şoray çok yaşlanmış
- the sims 3 çıktı
- buz devrine bence gitmeyiz
- dün gece üç saat uyudum
- nezle gibiyim çok
- eni vici vokke
- kızçocukları daha tatlı oluyor
- havaifişek izlemek bende üzünç yapar
- bence hiç neşeli bi şey değil
- hadi ordan
- saç sefadan tırnak cefadan: uzar
- yeni bir sekmede aç
- 50.000 kişi greenkard sahibi filan olmayacak
- çok sıkıcısın
- alasdair'i çok seviyorum
- kafamın içinde akvaryum sanki var
- burçlara inanmıyorum ve kendi burcuma da inanmıoyroum
- requem for a dream'in müziğinden gına geldi
- orijinalinden iyi olan bi cover, yoksa siz de mi buldunuz, oh gosh
- çocuklu dul ve mamullere yer veriniz
- çok gülen çok ağlamaz, yalan
- terli terli su içme
- how i met your father
- türk lirası demek hoşuma gidiyor
- güzelliğe güvenme bir sivilce yeter
- zenginliğe güvenme bir kıvılcım düşer önce büyür yavaş yavaş
- fatihsultanmehmed keşke arkadaşım olsa
- hazbınd end vayf, leydiz end centılmın
- bisiklete binmeyi ben icadettim
- ateşe neden bakasımız geliyor
- pazar sabahları mutlu uyanmak diye bi şey
- duvarda resmin / ne güzel ismin / tıpkı babam gibisin / sevgili atatürk
- kuş olsam kesin kuş olurdum
- erkek olsam kesin sakal bırakırdım
- lütfen artık yarmayınız ve yarılmayınız
- "o meu pe de laranja lima" adlı kitabımda yazdım bunu
- dünyanın en güzel insanı benim kardeşim
- bir şeyi kırk gün söylersen olur, inandın mı
- yüzmeyi kim icadettiyse +rep
- yeni başlayanlar için fransızca (dogme95)
- arabalı vapura binmeliyiz
- karın seni aldatıyor bir dost
- isveç kedileri de pisi pisi diyince geliyor
- gözün doysun
- ben beni benlerde arıyorum
- klark kent'in isim hakkını almalıyız
- bi defa adlandırılan şey ne. ne ise o bir şey. yine bir şey ise biliyoruz ki ne? diyelim ki bir şey, belki çok şey belki hiçbir şey. ama o şey, bir şey
- aziz allah

03 Temmuz 2009 Cuma

ey "love you"

o sabah, sanki işyerime macar yayın dünyasının önde gelen isimleri gelecekmiş ve onlara mühim bir sunum yapacakmışım gibi ciddiyetle uyandım ve güzelce giyindim. yoğunlaşmam gereken bir işhayatım, bitirmem gereken bir doktora tezim, karnını doyurmam gereken biri kız, ikisi erkek, toplam sekiz çocuğum ve ödemem gereken ev kiralarım olduğu halde, bildiğim tüm ingilizce ve macarca kelimeleri gözden geçirdiğim kahvaltı masasında bile, önceki gece kalbini kırdığım, canını sıktığım sevgiliyi düşünmekle meşguldüm.

evet enteresan bi biçimde ben de yanlışlıkla hataen düşüncesizce kötü niyet olmaksızın ve fakat çok ayıp ederek söylediğim gereksiz şeylerle onu üzmüştüm. o da sağolsun her ne kadar pireyi deve yapma huyuyla tarihe geçmişse de, onun hemen her huyunu sevebilen ve kendi hatasını kabullenmekten hiç çekinmeyen biri olarak, yaptığım eşşekliği tamir etmek için elimden geleni ardıma koymayacağımı da sanırım biliyordu. çünkü pire de küçüktü ama mide bulandırırdı. bir pire diyip geçmemek lazımdı, ne yaralara ne uykusuz gecelere sebep olurdu o pire. ah o pire yok mu, şimdi gelse ve arkadaşı eşşek arısıyla birlikte o gülpabuç dilimi sokmaya çalışsa inanın gıkım çıkmazdı. işte bi yandan kibrit kutusu kadar peynir ve hiç zeytin yemekteyken, böyle düşünceler içindeydim.

her artist türk genci gibi, keliforniyada yüksek lisans yaparken tanışmıştık. bir gün sınavda hoca "risk nedir?" şeklinde tek bir soru sordu ve tüm sınıfta yıldızlı pekiyi alan, hatta tüm sınıfta puan alan tek iki insan biz olduğumuz için kusura bakmayın ama onun farkına varmamam imkansızdı. hayır dostlarım, sınav kağıdına yazdığımız cevapları, birer şehir efsanesine dönüşmemek için birbirimizden başka kimseye söylemiyoruz, zaten de yeterince selebritiyiz, orasını karıştırmayın. ancak şuna emin olun ki, bu tür enteresan ve biricik şeyler genelde insanı etkiler ve büyük aşklar mutlaka kalabalığın içinden sıyrılabildiğimiz o büyüleyici anlarla başlar. ortada bir sürü güzel adam ve kadın varken, yalnızca iki insanın, birbirinden başkasını hiç yaradılmamış zannetmesi de bilhassa bununla ilgilidir.

los encılıs yıllarımızdan, daha sonra yine bahsederim. orada çok tatlı hatıralar, acısıyla tatlısıyla günler yaşadık, iki tane kedi, üç tane muhabbet kuşu, beş-altı tane hemstır atlattık. birlikte kooperatife girdik, balık tuttuk, mandalina soyduk, adam öldürdük. o yüzden, tüm o yaşanmışlığın, güzelliğin ardından, aramızdan buzdağının görünmeyen tarafının geçmiş olması büyük bir ziyandı, yazıktı bize, günahtı. hemen öpüşüp barışmazsak, allah kesin taşyapardı.

böylece ani bir kararla, macarmış sunummuş dinlemeden, açık çayımı bardağımda bırakıp, arabama atladım. uzun yollar katettim, okyanuslar aştım, kıtalar geçtim ve soluğu evinin önünde aldım. onu, bu ılık temmuz akşamında (arada 10 saatlik saat farkı olduğundan bendeki sabah, ondaki akşama tekabül ediyordu) evde oturmuş, battaniyesine sarınmış, elinde dondurma kutusuyla nothing hill'i izleyerken buldum ve böylece o gül yanaklarından bir damla yaş süzülmeden yetiştim.

her şey benim maharetime kalmıştı artık. beni ellerimde çiçekler, kapısında sırılsıklam görünce eminim çok şaşıracaktı. hemen kanepesinin kenarına ilişip, şımarıkça sırnaşıp, barıştık mı diyecektim. o da beni bi hayli süründürdükten sonra peki barıştık diyeceğidi ve sonra da soluğu kumsalda alıp bir kamp ateşi etrafında oturarak gitar çalan gençlere katılacak, şarkılara eşlik edecek ve ateşin üstünden atlamak gibi salakça şeyler yapacaktık. kumlara "i lav yu" , "k ♥ h" gibi şeyler yazıp dalgaların gelmesini ve aylardır yapmağa uğraştığımız kumdan aşkı yıkmasını bekleyecektik.

büyükadaya gidip faytonla gezecek, at dehleyecek, bisiklete binecek, ağaçların gözlerden uzak gölgesine karışıp kimsenin bilmediği böcek çeşitleri toplayacakdık. ben ona papatyadan taç yapacağıdım, o ise gazoz şişesini dişiyle açacağıdı. yazlık sinemaya gidip türkan şoray'lı sultan, ya da emel sayın'lı maviboncuk filmleri izleyecek, alaska frigo yiyecekdik. diskoya gidip birbirimizin içkisine ilaç katacak ve sonra bar taburesi üstünde karşılıklı uyuyakalıp yakapaça dışarı atılacaktık.

gülhanedeki hayvanat bahçesine gidip maymunlara fıstık atacak, uyuz atlara binicektik. o rambo'nun, ben merlin monro'nun karton bedenleri arkasına geçip fotoğraf çekilecektik. o benim için kum torbasına yumruk atıp rekor kıracak, sigaraya halka atıp, tüfekle oyuncak ördek vuracaktı. bense korku tünelinde çok korkmuş numarası yapıp ona sarılmak için bahaneler uyduracaktım. bu arada, elbette gecenin bi yarısı gittiğimiz lunaparkın kapalı olduğunu görüp içeriye kaçak girecek, dönmedolaba binip (çünkü anahtarı hep dönmedolabın üstünde unuturlar), "sev kardeşim kolunu boynuma" şarkısı eşliğinde ağzımızı oynatacaktık. ansızın ortaya çıkıp "hop hemşerim noluyo orda" diye bağıran namus bekçisi abiye de "ee şey, ikimizin de aynı anda gözümüze bişey kaçtı da" şeklinde mazeret sunarak oradan kaçacaktık.

sonra birden kapıyı açtı (yerden tavana uzanan camların ardından görmüştüm kanepeye kıvrıldığını. malum keliforniya kumsalındaki evler öyle tasarlanıyor) ve karşısında beni görünce çok şaşırıp hiç nazlanmadan -canım ya- kollarını boynuma doladı. ben de

"sen ey
toplandığı adam
tüm duygumun!"

şeklindeki gazel-şiiri okudum. her ne kadar "bana şiir deme kris, bana şiir deme!" diye söylense de, onu ve onun elinden çıkan her şeyi niçe sevdiğimi, onun elinden çıkmayan mercimek çorbalarını bile sadece objektif olmak adına beğenmiş gibi yaptığımı, halbuki hiçbirinin umrumda bile olmadığını demek ki henüz anlayamamıştı. fazla uzatmadım, daha fazla "hem suçlu hem güçlü" görünmeye gerek yoktu, "aşkım hadi ama daha yazlık sinemadaki son matineye yetişip ormanın derinliklerinde macera peşine düşeceğiz" dedim. böylece tüm tatsızlıkları unutup hasretle kucaklaştık ve köpeğimiz bobi eşliğinde günbatımına doğru koşarak uzaklaştık.

o sırada macarlar toplantı salonunda oturmuş kurupasta yiyor ve her şeyden habersiz, macar macar beni bekliyorlardı.

02 Temmuz 2009 Perşembe

öğlen namazına müteakip


01 Temmuz 2009 Çarşamba

bitti anlamında kullanılan bir kelime olarak "fin"

tam bir cumartesi günü yaşadım. siz "tam bir cumartesi nası olur"u düşünürken brokolinin faydalarından bahsedeyim ben de. sanırım google'da en çok aratılan şey bu, öyleyse merakınızı gidermem gerektiğini düşünüyorum. bu konuda bi brifing vermek çünkü boynumun borcudur.

efendim, burokoli, çalışkan çiftçimizin mi yoksa tembel seracıların mı bilmiyorum yetiştirdiği bi bitki, bu kadarını bilmek afedersiniz ama neyinize yetmiyor. faydalı diyorlarsa yiyeceksiniz, yahut bu diyardan çektirip gideceksiniz. tarlalardan ve seralardan elbette. brifingimiz burda sona erdi. böylece lütfen D vitamini eksikliğiniz sebebiyle kafa ütülemeyiniz. ben bunların kitabını yazdım, bana anlatmayınız. yazdım derken, ben bu kitapların tashih ve redaksiyonunu yaptım, o yüzden eve iş getirmeyiniz. işte haşlaması olur, salatası olur, yiyiniz gidiniz. yok teşekkürler, ben almıyım, sağlıklı beslenmeye çalışıyorum da.

aslında yazdığım yerlerin lacivert olmasından zaman zaman rahatsız olsam da, bu yakında bitebilir. yakında beni göremeyeceksiniz, çünkü sizinki de bi can, bütün bi sene çalışıp yoruldunuz ve artık beni görmemeyi hakediyorsunuz. bu arada da çalışkan periler derimi laciverdden beyaza boyuyacaklarını söylediler, bunu henüz düşünme aşamasındayım. çünkü ben aslında beyaztenliyim ama laciverd lens takıyorum. bunları ben yokken uzun uzun artık düşünürsünüz. ama arayı uzatmayalım elbette. arayı uz. ne güzel bi laf. bunu geçen gün, arayı uzatmayı istemeyeceğim birine söyledim. artık böyle insanlarımıza blog dünyasında olsun, sinema sektöründe olsun kolay kolay rastlayamıyoruz. zaten de hiç laf olsun diye öyle güzel şeyler söylemem. keşke her gün birileri bize böyle güzel şeyler söylese di mi. şaka şaka, kandırdım, bana her gün böyle güzel şeyler söylüyorlar. eğer size söylemiyorlarsa bana hemen haber verin, onların ağzını burnunu kırdırıyim. çünkü siz her şeyin en güzeline layıksınız. ne sandınız.

güzel bi cumartesi demek, sevdiklerimle beraber bol dinlenmeli ve koşturmacalı bir gün geçirdim demek oluyor. bu bana göre. çünkü haftanın kalan günlerinde bence kadının tabiatına çok aykırı bir biçimde çok çalışıyoruz. bence kadının yeri evidir, ne kadar güzel bi şey. tüm gün ev temizledim, yemek yaptım, çok yoruldum diyen kadınları hiç anlamıyorum zaten. ne yalancı insanlarmış bunlar ey dost. işlerin hepsini iki saatte bitirip kalan on saat boyunca ister kitap okuyun, ister alışverişe çıkın, ister annenize çorap örsenize, sizbenle dalga mı geçiyorsunuz kadınlar ya? hepimiz kadın olduk, siz kimi kandırıyorsunuz allaşkına? kadının evi yeridir.

sonra da elmastan yapılma ayakkabılarımın
topuklarını birbirine vurup üç kere
"ev gibisi yoktur" dedim ve.
fin sevgilim fin.

24 Haziran 2009 Çarşamba

bayrak çeşitleri

bayraklarımız oluyor. ülkemizde tek. ülkemiz için böylesi daha iyi. al üstüne ak yıldız ve hilal. o hilali seviyorum, onun yeri ayrı. benimse şahsıma ait bir sürü bayrağım olsun isterim. ne de olsa bugüne bugün kristensenngillerin tek veliahtı kristensenn'im. bayraklarımıza o anki duygularımız ve içimizden geçenler yazılıbilir. veya hayat bilgisi konularından üçüncü ünitede işlediklerimiz. ulusal bi anlamı olması gerekmiyor, resmen icad etme sevgisinden ileri gelen bu çalışmaları terzilerimiz dikecek. yo matbaaya karşı değiliz, hatta ibrahim müteferrika benim ev arkadaşımdır, kendisini çok severim ama bu kez kendi ellerinde lütfen terzilerimiz diksin. benim bayraklarım, benim bayraklarım.. diye şiir de yazdım. bunun dışında doğuştan gelme bir özellik olarak çok türkçüyümdür. çok kendimimciyimdir. çok senciyimdir. fakat senci olmam için senin hakkaten koskoca sen olman gerekir. ayrıca aşık atarım. bildiğin "şunlarla bunlarla aşık atma"daki gibisinden. evet, bayrak diyorduk ama benim özelliklerime yine geldik. bağımsızlık en önemli özelliklerimdendir. ayrıca ona bağımlılık denmez, kristen seni seviyor denir. beni sevince anlarsın. 29 ekim. 29 ekimde bunu hepimiz anlayacağız. tüm bayraklarımla sokaklara döküleceğim. döküldüğümü hiç gördünüz mü. of çok güzel dökülürüm, efil efil. dökülürken çok güzel olurum. çünkü bayraksız bir toplum yıldızsız bir geceye benzer. kuzeyliyim, bak bu gerçek. kuzeyliyim diyorum kimse inanmıyor, niye yalan söyleyelim ki. kendimle ilgili yalan söyleyemeyecek kadar kendimi olduğum gibi seviyorum. bu bazen fazla. bu çok fazla. sus önce ben dedim hayır ben. çünkü sen diyebiliyorsam it has to be very very olağanüstü hal. işte bayrakları sarkıtmamız, bu durumlarda gerekir. senin bayrağın var mı. olsun yaparız. rız dedim. bu da biz demek. biz diyebildiğime göre together kelimesi türkçeye çevrilebilecek demektir. mütercim-tercümanlarımız harıl harıl çalışıyor. bayrak. bayraklarımız. çaya bayılıyorum ama yaz gelince öter turna, çok sıcakoluyor. kefir diye bi şey içtim, bildiğiniz meyveli yoğurdun biraz daha ekşi hali gibi. bence güzel, ahududulu, orman meyveleri, hepsi mor. mor meyveleri istisnasız seviyorum, genellemeksizin. böğürtlen, o küçük mor tanecikli şey, elleri boyayan meyveler.. hepsini seviyorum dedim ama hiçbiri aklıma gelmiyor, bi de kara üzüm. bu kadar. meyve. meyvelerimiz. meyva değil bence. çok lüzumsuz o a. ama mutlaka makina. makine dememeliyiz. bayrak kelimesi ise olduğu gibi. onunla ilgili hiçbir tartışmaya yer yok. güzeldir, renklidir, amacı var, bi şey anlatır. sembolize eder diyorlar, evet doğrudur. ilk harflere baks.

bayrağım, ben sensiz naparım b
ayrağım, biz sensiz naparız ba
yrağımız, bir gelişle gel, öptm bay
rağımız, doğ ufkumuza, canım bayr
ağımız, sensin bizi ulaştıran bayra
kristensenn der ki; bitti bu kadar. bayrak bitmez.

23 Haziran 2009 Salı

mutlu evlilik diye bi şey

"kocamın eti sizin kemiği benim" adlı bi programı zaman zaman görüyorum. kocasının elinde oyuncak olmuş kadınlar geliyor ve adeta birer kereste olan kocalarına kaş aldırma, ütü yaptırma gibi cezalar vererek tatmin oluyorlar. programın sonunda, en hödük koca iki göz yaşı döküyor, "karıcım özledim seni lan" diyerek itirafta bulunuyor, bunun üzerine karısı da "oy kıyamam yaa" diyerek öpüşüp barışıyorlar. al sana ideal eş. ondan sonra da niye evlenmiyorsun diye başınızın etini yerler. sen kimseyi beyenmiyorsun, ne taşkalplisin diye ömrünüzü tüketirler. bıravo, böyle kötü örneklere bakıp evlilikten soğuyun. aferin. hakikaten çünkü kötü örnekler. zaten çevrenizde güzel örnek bir evlilik yapan bir çift görseniz nerdeyse dişinizi kıracaksınız eminim. çünkü mesela kadın diyor ki çokmutluyum, ama siz koca olacak herifi görüp "sen deli misin, bu adamla mı mutlusun, resmen düdük makarnası bu" diye ama kendi kendine söyleniyorsun. kendi annenle babanın evililiğindeki eksikleri bile tespit ediyor ve ilişki doktoru ilhan uçkan kesiliyorsun. sana göre bi ilişkinin yürümeme sebebi bilhassa adam gibi birilerinin hiç olmayışı. hani nerde. üstelik gençsin, güzelsin, okulu bitirmiş, askerliği yapmış, kariyer sahibi olmuşsun, makyaj hileleri ve giyim zevki kurslarını bitirmişsin, madem mutlu evlilik var, neden o evliliğin mimarı olan erkek diye bi şey hiç karşına çıkmıyor, nerde o romantik komedilerdeki hassas ve duyarlı adam diye düşünerek yıllarını tüketiyorsun. işte öyle mi böyle mi derken, gerçekten televizyonda ve komşu mahallelerde öyle odun gibi adamlar vardı ki, böyle bi etkisinde kalıp ben bile az kalsın sekiz senelik yuvamı yıkacaktım a dostlar, o kadar sinirledim bi.

yok yok geçti.

20 Haziran 2009 Cumartesi

haftanın günleri

pazartesi
işyerindeki herkes kocaman. en küçükleri benim. sanıyorudum. meğer değilmiş. çağrı merkezindeki iki kız benden küçükmüş, bi de benle yaşıt çocuk var, depodan sorumlu. sonra geçen gün patron laf arasında "senin duan kabulolur, en küçüğümüz sensin" dedi. demek ki herkes beni en küçük sanıyor. sanırım biraz da hala öğrenci olduğum için. sanmam biraz da.

salı
benim de öğrencilerim var. harika bi şey. böyle mesela hem çocuk oluyor, hem de benim öğrencim. sonra dün bi tanesi gelip, sanki sır veriyor gibi ve cıvıl cıvıl "öğretmenim sizi çok seviyorum" dedi, "söylemesen de biliyorum, ben de seni çok seviyorum canım yavrum" anlamında biliyorum dedim, "gerçekten mi, ben hiç belli edemediğimi sanıyordum" dedi. niye, koç burcu musun dedim. eved dedi. halbuki kafadan atmıştım. aslında burçları bilmem. zaten koç burçları beni sevdiğini çok da apaçık gösterirler. keşke hep insanlarımız birbirini sevdiğini daha çok gösterse. böylece öğrencimle birbirimizi öptük ve sonra akşam oldu.

cuma (mübarek gün)
haftanın altı günü onlarla çalışmamı istiyorlar ama ben öğretmenliği bırakmayacağım için o olmaz. sanırım yazın çalışmayıp biraz dinlenirim, sonra yine okullar açılır. yarın halamı görmeye gidicem ve bugün hava yirmisekiz dereceymiş. çocuklar olmasa ne kötü di mi?

pazardan evvel
öğrencilerimizin mezuniyet programı vardı dün. kendi sınıfımdaki çocukların karikatürlerini hediye olsun diye bi arkadaşıma çizdirdim. çizmesini rica ettim anlamında. çokgüzel oldu. yok bildiğin karikatürler gibi değil, başka. arkadaşım çok yetenekli biri, ona baktıkça böyle içim açılıyor. yetenekli ve güzel insan olanları heb severek hayatımı anlamlı kılıyorum. anlamlı kılmak deyince gülüşüm geliyor ama olsun.

çarşamba
bu haftasonu konsere filan gidicez. yani sanırım. yaz geldiğine göre kimse beni artık kapalı ve basık ve havasız o mekanlara sokamaz. olmazsa kafayı evde çekeriz, en güzeli. bahçede de olur. bahçelerimiz.

cuma ertesi diye bi gün
bence hepimizin bahçeleri olmalı. arkabahçe gibi de olur. benim bi bahçem olarak, o bahçeye domates filan ektik. iğde ağacı, kirazlar ağacı, erik, şeftali, hurma, incir, bi sürü bi sürü ağaç. sonra gül fidesi de ektik. ona gül fidesi deniyor di mi. son olarak çimen ekmek ve bir de çim sulamaya yarayan o küçük fışkırtmalı musluklardan ekip, sonra suyu açmayı ve bahçede bi o tarafa bi bu tarafa yürüyüp koşmayı düşünüyorum. şu hayatta en çok sevdiğim sekizinci alet o musluk. hayatı anlamlı kılıyor eved.

perşembe?
kafayı çektiğimi düşünemiyorum. senin de kafayı çektiğini düşünemiyorum. seni düşünebiliyorum ama. seni çok da ansızın böyle düşünüyorum.

hayat bayram olsa,
kristen