Venedik'e karşı özel bir sevgim yok, ne sulara karışmış olması, ne aşk şehri olarak anılması, ne de gondolları ilgimi çekiyor. Ufak bir motora binip bulanık suda patinaj yapmaktansa Kadıköy'den Eminönü'ye vapurla seyahat etmeyi, Piazza San Marco'da oturup güvercinleri izlemektense Yeni Camii'in avlusunda oturup gölgelenmeyi yeğlerim. Dünyanın her yerindeki en değişik kitapçıları bulma hevesim beni henüz taze bir üniversite öğrencisiyken Libreria Acqua Alta'ya kadar getirmemiş olsa, bu şehre uzun yıllar uğramayabilirdim.
Venedik, bilemiyorum, dostlarla gidersen güzel. Bunun dışında her an sulara karışabilecek olmasını tedirgin edici buluyorum, her şey emanet gibi. Üstelik Venedik'te yerli halktan hiçkimse yaşamıyor. Gündüz sokakları dolduran kalabalık, çevre kentlerden rızkını kazanmaya gelmiş esnaftan ibaret. Müze gibi geliyor Venedik bana, ada gibi geliyor. Çabucak biten, halksız şehirlerden sıkılıyorum.
Gelelim mezkur kitapçıya. Adam tam bir deli, su gelmiş arka kapısına dayanmış ama hiç oralı değil, ününü bu sayede yapmış zaten. Mekana kocaman bir gondol ve küçük bir küvet kondurmuş, içlerini kitapla doldurmuş. Munis kedilere ev sahipliği yapan, yer yer küf kokan Acqua Alta tam bir bildiğin sahaf. İngilizce, Fransızca, İtalyanca bir sürü eski kitap, kartpostal, dergi, albüm, poster bulmak mümkün. Dünyada Acqua'ya bu denli dost olmuş bir kitapçı daha daha görmedim, benzeri bile yok, o yüzden değerli.





Adres: Castello 5176A, Campiello del Tintor (Piazza'ya hiç sapmadan, Acqua Alta Caddesi'ni takip edip ikinci soldan dön. Maskeci Speranza Hanım'ı geç, 200 metre ileride Libreria'yı bulacaksın, sakın şaşırma. Ya da birazcık şaşır, sen bilirsin. Eğer bulamazsan camdansaat yapan Giuliamo Usta'yı sor, onun tükkanının tam çaprazında tabelayı göreceksin zaten: WELCOME to the most beautiful BooKshop in the World)
Venedik'teki Delibozuk Kitapçı: Libreria Acqua Alta
Şu ve şu: most beautiful değil ama farklı
Bcc Yılları
O yıllarda Allahtan başka dostumuzun olmama sebebi, Allahtan başka dostumuzun hakikaten olmamasıydı. :) Evet, bizi çok aşırı insan kapasitesinin üstünde sevenlerimiz ve kendisini haddimizi aşarak deli sevdiklerimiz, anamız bacımız kardeşimiz, eşimiz dostumuz yoldaşımız varsa da, onlardan yana bir beklenti içerisine girmeye sıcak bakamıyorduk, çünkü çok ufacık azıcık bir beklentimizi bile karşılayamasalar nasıl kahrolacaklarını biliyorduk. Bunca imkansızlık içerisinde onları bir de biz üzmektense kafamızı kaybetmeyi yeğliyorduk, ki kafamız çok değerliydi, özel bir tasarım sonucu, özene bözene yaratılmıştı, mühim bir kafaydı kafamız, koleksiyonluktu. O kafayla her şeyi anlıyorduk, anlaşılıyorduk, çünkü araya fanilik girse de aramızı yine Allah yapıyordu, çok acayip yapışları vardı onun. En kral arkadaşımız, yegane dostumuzdu Allah, o yıllarda ve sonraki yılların tamamında ona resmen tapıyorduk. Biz ona azıcık emeklesek, o bize uçarak geliyordu. Hem "Size şurdan bir uçarım..!" anlamında ağzımızın payını veriyor, hem de "Yettim ya kulum!" anlamında derdimize derman oluyordu. İşimize el atmaya görsün, olanlar oluyordu celle celâlüh.
Şu ve şu: çayda dem / mapusta kıdem