Ubor Metenga'ya Veda

Ubor Metenga buluşmaları bitiyormuş, üzülmediğimi söylesem?

Geçen yıl olması lazım. Salon'dayız, Erdal Öz'ün "Kendi Gecesinde" adlı hikayesini inceliyoruz. Uzun süre cezaevinde kalmış bir adamın, yıllar sonra döndüğü evinde kendi hücresini inşa etme süreci karısının ağzından anlatılıyor. Saf edebiyat söz konusu, yazara hayran kalıyoruz. Ayfer Tunç araya giriyor: Hikaye bir kadının ağzından anlatılmış. Bu tercih, Erdal Öz'ün kadına verdiği değeri gösterir! Bir ideolojiye sahip olmanın sevimsiz tarafı bu işte: Orada ne anlatıldığını tamamen es geçip her şeyi kafandaki fikre, saplantılı inanca göre yorumlamak. Lüzumsuz feminist çıkış, Ayfer Tunç. Kadının sesiymiş, ne ilgisi var, yahut yeri mi, ama Tunç susmak bilmiyor. Murat Gülsoy biraz daha edebi konuşuyor, edebiyatçılara/eleştirmenlere has bir nitelik bu, daha önce Elif Şafak'ta rastlamıştım, geçen gün Murathan Mungan'da da gördüm; soru sorulduğu zaman verecek bir cevapları mutlaka var, kifayetsiz kalmıyorlar. Ne söylediklerini hatırlamasanız bile anlamlı bir şeyler söyledikleri zannına kapılıyorsunuz. Üçüncü adamsa Yekta Kopan, biraz daha hissi konuşuyor, Erdal Öz'ün o an aramızda bulunan oğlu Can Öz'e teşekkür ediyor, karşılıklı reveransta bulunuyorlar, duygular şelale. Bize ayrılan sürenin sonuna geldiğimizde Kopan programı rakı içmeyi çok severdi, bu akşam hepimiz onun anısına bir kadeh rakı içelim diyerek kapatıyor. Bir saattir buradayız, acaba edebiyat namına ne yaptık diye düşünüyorum. Yanımdaki arkadaşın kulağına eğilip "Ardımdan anma programı yaparsanız nübüvvet pınarından kırk hadis okumayı çok severdi, bu gece onun anısına hepimiz kırk hadis okuyalım mı diyeceksiniz" diye soruyorum.

"tek madonna kırk kürk, çok manto tek yalnızlık"

kensington'da turlamak, kraliyetten hallice. gündüz vakti bomboş evler. gece de farksız, tek bir odanın ışığı yanıyor, gerisi garaj, bodrum, teras, hobi odası, ütü odası, giyinme odası, kendini kesme odası. piyano, kitaplık, biblo, sanat, sepet, takma diş, yapay saç, sahte gülüş. pazar kiliseye gittim bomboştu, cumartesi sinagog, cuma camii, perşembe pub, çarşamba lokal, salı espresso, pazartesi çay, her yere baktım, kimse yok, tiyatroda yalnızız, sinemada yalnız, koskoca kensingtın'ız, herkes nerede. sabah oluyor ve konvoy halinde kayboluyorlar, akşam oluyor ve koleksiyonlarının tozunu almak için odalarına kapanıyorlar. helva kavurup kapı kapı dolaşmayı düşünüyorum, böylece "sokaklarına taşınan yeni deli" olmayı. salı sabahları 6'da karşı villaya bir temizlikçi geliyor, meksika şarkıları söylüyor, ürkek. ev sahibi kim, nerede bu adam, sabah 6'da burada olmak için şehrin dışındaki evinden meksikalı kadın kaçta yola koyuluyor. benle konuşamaz, yasak. helvayı alamaz, kamera var. lüks hayat denince aklına sadece sefalet gelenler, biri benim. sokakta kalmamak için bu evlerin çeyreği büyüklüğünde kulübelerde oniki kişi birlikte kalanlar var, bir tanesi arkadaşım. beş metrekarelik penceresiz odada yaşayıp, aynı tuvaleti, aynı bozuk sifonu, aynı kirli mutfağı futbol takımı sayısınca insanla paylaşıyor. saati altıbuçuk pound'a çalışıp yemek kuponu biriktiriyor. oturum alabilmek için iki yıl daha sabretmeli, küf kokusu, mini buzdolabı, yedek battaniye, it's a fee, that's a tax, all includies. işçi ile bayram kelimelerini yan yana düşünemiyorum.